Görme engelli bir gazetecinin aylardır hapiste tutulduğunu bilseniz, 748 bebeğin ve 10 binden fazla kadının demir parmaklıklar arkasında güneşi görmeden yaşadığını bilseniz, kimi öğretmen kimi hakim kimi yazar 3 bin insanın hücre işkencesine maruz kaldığını ve bu insanlardan bazılarının hücrelerinde ölü bulunduklarını bilseniz ve bütün bu dramatik tablonun yüzde birinden bile habersiz profesörlerle karşılaşırsanız ne yaparsınız? Elinizden geldiğince, diliniz döndüğünce acı gerçekleri dünyaya anlatır, soruna çare bulmak için her fırsatı değerlendirirsiniz.

Yurtdışında bulunduğum 3 yıldır işte bu ruh halindeyim. Cüneyt Arat, Mümtaz’er Türköne, Fevzi Yazıcı, Faruk Akkan, Nazlı Ilıcak, Büşra Erdal, Ünal Tanık, Ahmet Altan, Emre Soncan, Hidayet Karaca, Vahit Yazgan ve diğerleri sürekli aklımda. Yaptıklarımı hiçbir zaman yeterli görmesem de küçük büyük demeden her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorum. Uluslararası medyaya yazılar yazmak, konuşmak isteyen gazetecilere röportaj vermek, davet edildiğim üniversitelerde öğrencilerin dersine girmek, hocalarıyla konuşmak, kanaat önderleriyle birebir görüşmeler yapmak, bulunduğum ülkedeki sivil toplum kuruluşlarının davetlerine katılıp, konferanslar vermek, medya kurumlarını, siyasetçileri, think tankleri, medya ve insan haklarını örgütlerini ziyaret edip bilgilendirmek, Uber/Lyft yaparken müşterilere kendi hikayemi ve ülkedeki insan hakları dramını anlatmak, tanıştığım insanları bu konuda bir şeyler yapmaya teşvik etmek gibi çabalar bunlar.

Bunu, özgürlüğünü kaybetmiş birçok meslektaşıma ve dostuma karşı vefa, bir insan ve bir gazeteci olmanın gerektirdiği sorumluluk ve çok yüksek bir ihtimalken özgürlüğümü kaybetmemiş olmanın şükrü ve gereği olarak görüyorum. Benzer durumdaki birçok arkadaşın da aynı duyguları taşıdığını ve benzer gayretler sergilediğini görüyorum.

Bütün bu çabaların, sorunun çözümüne bir katkısı oluyor mu, bundan emin değilim. Ancak hukukun yerle bir olduğu, gazeteci Deniz Yücel ve rahip Brunson örneklerinde olduğu gibi ancak büyük devletlerin yaptırım tehdidiyle insanların o cendereden zor bela kurtarılabildiği ortamda sonuç almak hiç kolay değil. Ancak tüm olumsuzluklara rağmen bu cılız gayretleri sürdürürken, Güney Afrika özgürlük lideri Mandela’nın hayatını anlattığı kitapta paylaştığı siyah beyaz bir fotoğraf aklıma geliyor sürekli. Irkçı beyaz azınlığın zulümde zirve yaptığı, Mandela ve arkadaşlarının 20-30 yıl sürecek zindan hayatının daha başlarında olduğu günlerde, onları hatırlayan ve dünyanın bir başka köşesinde, “Mandela’ya özgürlük” yazan dövizle mücadelelerine destek veren gencin fotoğrafı. Bu minik gayretin sonuca etkisini ölçemeyiz belki ama terörist denilerek 27 yıl hapiste tutulan Mandela’nın, bu duruş ve bu mücadele sonucunda bir gün hapisten çıkıp ülkesini özgürlüğe kavuştuğunu ve tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiği örnek bir insan olarak tarihe geçtiğini biliyoruz.

Amerika’daki önemli sivil toplum kuruluşlarından biri olan World Affairs Coincil’den (WAC) Houston’da iki konferans daveti alınca tereddütsüz kabul ettim. Daha önce de bu kuruluşun başka şehirlerdeki konferanslarına katılmıştım. Üyeleri dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden, çoğu Türkiye’yi ziyaret etmiş, içinde bulundukları toplumun kanaat önderleri konumundaki insanlardı. “Türkiye’deki Demokrasi ve Basın Özgürlüğüne İçten Bakış” başlıklı konferanslarda, gazetesi kapatılmış, arkadaşları hapse atılmış, sürgündeki bir gazeteci olarak yaşadıklarımı, 7’den 70’e herkesi ve her kesimi etkileyen insan hakları ihlallerini anlatacaktım. Toplantının duyurusu yapılır yapılmaz, Erdoğan iktidarının yerli ve Amerikalı uzantıları harekete geçti. Sosyal medyada gördüğüm kadarıyla Nedim Şener ve ismini Flynn skandalından hatırladığımız, yasadışı faaliyetleri nedeniyle hakkında soruşturma açıldığı için ABD’ye gelemeyen Ekim Alptekin başı çekiyordu.

Hizmet hareketi, Fethullah Gülen ve yurtdışındaki okullar aleyhine karalama haberleri, belgesel çalışmaları yapan birkaç Amerikalı da boş durmuyordu. Beni davet eden kuruluşu ikaz etmeye, programı iptal ettirmeye çalışıyorlardı. Daveti kabul ederken, WAC yetkililerine başlarına gelecekleri önceden söylemiştim. Erdoğan’ın uzantılarının ve bizzat Türkiye elçiliğinin, Houston’daki konsolosluğun baskı uygulayacağını, tehdit edeceklerini, konferans sırasında taşkınlık çıkarabileceklerini hatırlatmıştım. Konferans için gittiğimde davet sahipleri paylaşınca haberim oldu. Konsolosluktan 3 kişi gelip malum propagandaları tekrar ederek toplantının iptal edilmesini istemişler. Baskıcı ülkelerin bu tür şantajlarına alışık olan kuruluş, bu tepkileri umursamadı. Washington’a ziyarete gelen Erdoğan’ın Amerikan toprağında göstericilere şiddet uyguladığını bildikleri için muhtemel bir taşkınlığa karşı güvenlik tedbiri almayı da ihmal etmemiş, polisi haberdar etmişlerdi. Her iki konferansa da gittiğimde kapıda ve salonda polisleri gördüm. Tüm bunlar, kendi ayağına kurşun sıkan lobiciliğin muhteşem performansına dair çok önemli dersler içeriyordu. Erdoğan yönetimi resmi söyleminde Türkiye medyasının Batı’dan daha özgür olduğunu, hapiste gazeteci olmadığını öne sürüyor. Oysa gerçekte, Türkiye’yi geçtik, dünyanın öteki yakasında mağdur bir gazeteciyi bile susturmaya çalışıyordu. Aslında benim çıkıp bunun üstüne ilave bir şey söylememe gerek kalmadı. Gitmişken yine de konuştum. Soru cevap şeklinde yapılan panelde, Türkiye’nin zorlu demokrasi serüvenini, AKP’nin iyi ve berbat zamanlarını, medyada Zaman’ın çizgisini, artı ve eksilerini, Hizmet hareketinin yaptıklarını, hakkındaki tartışmaları, Erdoğan ile ilişkilerindeki iniş çıkışları, medya özgürlüğünün bir demokrasi için önemini, popülist otoriter bir lider eliyle adalet ve özgürlükleri kaybeden Türkiye örneğinden alınması gereken dersleri anlattım. Demokrasiye dönmesi durumunda Türkiye’nin bölge ve dünya barışı için çok önemli roller oynayacak potansiyeli olduğuna hala inandığımı vurguladım.
Ülkemizi esir alan baskı ve korku ikliminin boyutlarının nerelere kadar ulaştığını gösteren iki hususu konuşma sırasında öğrendim.

Dünya siyaseti ve Türkiye hakkında geniş bilgi sahibi Moderatör Ronan O’Malley, Türkiye’den farklı görüşlerin de temsil edilmesi adına bazı Türk uzman ve akademisyenlerle temasa geçip davet ettiğini ama sonuç alamadığını çok manidar şu sözlerle açıkladı: “Konuştuğum isimler, Türkiye’de medyaya baskı ve insan hakkı ihlallerini dile getiren Bilici’yi takdir ettiklerini, aynı panelde kendilerinin de konuşmayı arzu ettiklerini ama o fotoğraf karesine girmeleri halinde fişleneceklerini ve Türkiye’yle ilişkilerde sıkıntılarının artacağını ifade ederek davetimizi geri çevirdiler.”

Sunucu bir not daha paylaştı panel sürerken. Bu not, Houston’da yaşayan muhtemelen bir Türk vatandaşı bir hanımefendiden geliyordu. İnsan hakları ihlallerine dikkat çeken bu konferansı düzenledikleri için WAC’e teşekkür eden kişi, konsolosluk yetkilileri tarafından fişlenmekten ve bu yüzden mağduriyet yaşamaktan endişe ettiği için çok istemesine rağmen toplantıya katılamadığını söylüyordu.

Önemli bir sivil toplum kuruluşunun, önemli bir Amerikan şehrindeki toplantısında bunlar konuşuluyordu. Demokrasiyi rafa kaldıranların bu yaptıklarıyla ülkeye verdikleri korkunç zararı düşünün. Seçkin topluluğa verilen mesajlar bunlar.

Bu satırların yazılmasına vesile olan ve OdaTV’nin yalanlarla dolu rezil bir haber yapmasına yol açan gelişme de panelin sonunda yaşandı. Panelin duyurulduğu ilk günden beri sosyal medyada aleyhime mesajlar atıp duran ve Hizmet aleyhine tamamen AKP/Ergenekon perspektifinde bir propaganda belgeseli hazırlayan bir kişi, soruların yazılı iletilmesi kuralını ihlal edip bağırarak bir şeyler söylemeye başladı. Tam duyamıyordum, ama anladığım kadarıyla benim doğruları söylemediğimi, daha önce gazeteciler hapse atıldığında karşı çıkmadığımı söylüyor ve Gülen’le ilişkimin ne olduğunu açıklamamı istiyordu. Gereksiz yere ortamı elektriklendiren bu çıkış, hem moderatörü hem salondakileri rahatsız etti. Çünkü konuşmamda Zaman’ın Fethullah Gülen’le ilişkisini anlatmış, hapse atılan gazeteciler konusundaki tavrımızın yanlış olduğunu süreçten çıkardığım dersler faslında zaten ifade etmiştim. Sorusu elinde kalmıştı ama eline tutuşturulmuş bir sloganı atmakla görevlendirilmiş ergen gibi görevini yerine getirdi. Moderatör de ona yerinde bir soru sordu: Bilici, Hizmet hareketiyle ilişkisinin ne olduğunu açıkça anlattı, asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıklar mısın?

Demokratik dünyada hemen herkesin bir kabus olarak gördüğü Erdoğan’ın hatırı için mağdur gazeteciye çamur atmaya kalkan bir Amerikalı bulmak imkansızken bu şahsın davranışı normal değildi o yüzden bu çok yerinde bir soruydu.

Cevap vermek yerine bağırmaya devam edince dinleyicilerin tepkisi daha arttı ve polis dışarı çıkarmak zorunda kaldı. Meğer soruyu soran cevabı biliyormuş: Epey zamandır başlarını ağrıttığı için araştırmışlar. Erdoğan’ın Hizmet hareketini karalamak için kiraladığı avukatlık firması Amsterdam’la ilişkili biriymiş.

Programın sonunda hem davet sahiplerine hem katılımcılara konuşmayı nasıl bulduklarını sordum. Bu kadar sıkıntıya maruz kalan biri için beklenenden daha ölçülü ve dengeli bulduklarını ifade ettiler. Hala iyimserliğimi ve tebessümü koruyabilmeme şaşırdıklarını söyleyenler oldu. Olağandışı bir durum yoktu. Herkes kendi karakterinin gereğini yapıyordu.

Son bir not, bu toplantılara ilgi duyanlar, organizasyonu yapan kuruluştan 45 dolarlık bilet alarak katılabiliyorlar. Katılım ücretli olmasına rağmen konuşma yaptığım programların çoğunda biletlerin tamamı satılmıştı. Kendi ülkende konuşman yasaklanır, en yakınların bile hal hatır sormaktan çekinir ama gurbet ilde insanlar konuşmanı dinlemek için koşar, hatta bunun için para öder. İlginç değil mi?